Yalan yok ilk 3 ay ölüm gibi bir şeydi. Halüsinasyonlar, uykusuzluk, gereksiz aile baskıları, taşan sütler, bitmeyen alışverişler, doktor kontrolleri derken çarktan çıkamayan hamsterlara benzedik.
Belki de her işi kendimiz yapmayı göğüslemeseydik bizim de keyfimiz yerinde olabilirdi. Ama belki de her işi kendimiz yaptığımız için iplerimiz kimsenin elinde olmadı ve kimse keyfimizin mimarı olmadı. Şimdilerde fark ediyorum ki yardım istemek ya da istememek bebek bekleyen çiftlerin korkulu rüyası… Peki sizce bu korkuları yaşamanıza sebep olan kim ya da kimler? Benim için cevabı oldukça basitti: El alem.
Kelimenin anlamına bakınca bizleri bu kadar çok etkilemesini anlamsız buluyorum fakat bir o kadar da salonumuzun ortasına çöreklenmeleri de çok manalı. Yabancı, el, başka, başkası… Biliyorum hepimiz bebeklerimize en saf, en temiz yerden bağlıyız ve bir yabancının bu bağı anlamasını beklemek hata olur diye düşünüyoruz. Bence asıl sorun bu düşünceden doğuyor. Bir yabancı beni, benim bebeğim hakkındaki düşüncelerimi, onu yetiştirme şeklimi etkileyecek kadar cüretkar olmamalı ama bir şekilde oluyorlar. Peki ben ne yapabilirim? Lohusayım, gözyaşım -uykum gibi- gözümün kenarında hazır kıta bekliyor, yorgunum, emzirmeyi ilk defa tadan göğüslerim yara içinde acıyor, bedenim yeni hormonlarım ile yaşama tutunmaya çalışırken benimle aynı durumda olmayan biri ile nasıl başa çıkabilirim? Bu noktada sizi temin ederim ki olmanız gereken kişilik içinizden anka kuşu gibi doğmayacak. Bu zor, meşakkatli ve acılı bir yol ama yolun sonunda; bebeğinizin bundan sonraki geleceğini şekillendirecek olan sizi yeniden inşa edeceksiniz. Ve emin olun ki bu yolda olmak size mutluluk verecek. Çünkü değişim; el alem salonunuzun ortasında bebeğinizle ilgili kararlar alırken sizin bir köşede nefes aldığınızı bile fark etmemelerini izlemenizden çok daha iyidir…
Siz onların aksine aklı ve duyguları olan ve bunlar hakkında konuşmaktan, araştırmaktan, merak duymaktan kaçınmayan ebeveynlersiniz. Bu yazıları bir anne bakışından yazıyorum ama bu yolculuk iki kişinin beraberce sürdürmesi gereken bir mesele. Belki hatırlarsınız su-ateş oyununu. Ateşin yoluna devam edebilmesi için suya; suyun devam edebilmesi için ateşe ihtiyacı vardı ve oyun sonunda ikisi beraber bitiş çizgisine gelirdi. Ebeveynlik de birbirinize ihtiyaç duyduğunuz ve birlikte bitiş çizgisine varacağınız bir yolculuk. Bu yolculukta hepimize mutlu anılar diliyorum…
Ben taze ebeveyn Özge. Sizi ebeveynlik yolculuğumuzu ön sıradan izlemeye -okumaya- ve Tuna ile tanışmaya davet ediyorum.
İki kişilik sade, durağan ve basit hayatımızda Tuna’nın gelişiyle -deyim yerindeyse- kartlar yeniden dağıtıldı.
Tuna’nın rahmimde minicik bir nokta olduğunu öğrendiğimde 27 yaşında, bilgisayar mühendisi bir kadındım. Noktanın büyüyüp geliştiğine tanıklık etmek, kalp atışlarını dinlemek, sonralarda tekmelerini ve hareketlerini hissetmek tahmin edileceği gibi heyecan vericiydi.
14.08.2023
İki kişilik sade, nispeten durağan ve basit hayatımızın eskisi gibi olmaması gerektiğini eşim ile kararlaştırmış ve çalışmalara başlamıştık.
Evdeki küçük değişikliklerden sonra asıl değişimin kişiliklerimizde olması gerektiğini biliyorduk. Okumaya başladığımız kitaplar da bizim düşüncelerimizin kanıtı niteliğindeydi. Kitapları sonraki yazılarımda notlarımla birlikte sizlerle paylaşacağım.
Beyaz yaka çocuğu olmanın gerekliliklerini sonuna kadar Tuna’ya yaşatacağımızdan emindik.
Değişim vakti kişiliklerimize geldiğinde bu yolculuğun zor, meşakkatli ve uzun olacağını tahmin edebilirdik ama belki de zihnimiz bu durumdan kaçış yolu bulmasın diye kendimizi kandırdık. Yolculuklar eğlenceli fakat bir o kadar da yorucudur. Bizim de yolculuğumuz yorucu olacaktı tabii, ama bizim için önemli olan mutlu ve eğlenceli geçeceğinin kesinliğiydi.
Tuna; plesantası ile kesesinin içinde o kadar çok mutluydu ki dışarıdaki hayata gelip bizi yormayı hiç istemedi.
Biz ise onunla tanışmak, elinden tutmak ve yaşamı boyunca onun ihtiyacı olduğu her an yanında olmayı dört gözle bekliyorduk. 16 Nisan günü, 19:00 sularında -1. kattaki 2 numaralı ameliyathanede tam olarak gözlerini açtı Tuna’mız. Teni yumuşacık, pembe bir bebekti. Hastane odasını, kapısını ya da kapısının önünü süsletmedik. Odamızda bebek görmeye gelenlere vereceğimiz çikolata, hediyelik ya da lohusa şerbetimiz de yoktu. Ve hatta doğum yapacağımı kimseye haber vermediğimiz gibi ailelerimize bile ameliyathaneye inerken söylemiştik. Okuduğum bir araştırmaya göre aileleriyle hastaneye gelen gebelerin normal doğumdan sezaryene dönme ihtimali daha yüksek oluyormuş. Bu araştırmayı okuduğumuzdan beri bizim kararımız netti. Doğuma çekirdek ailemiz gidecekti yani eşim ve ben. Her zaman sade ve basitlikten yana olmuşuzdur ve bu duruşumuzun bize kattıklarını zaman zaman kutluyoruz. Kimseye haber vermeyişimiz bizi stresten uzak tutmuştu. Kucaklarına mı aldılar, öptüler mi, ne zaman gidecekler, uyuyabilecek miyim gibi sorularımız olmadı ve mutluyduk.
Hastanedeki odamızda emzirme talimlerine başladık, sütüm de geliyordu fakat eve geldiğimizde Tuna uyanmıyordu ve ememiyordu. Denemelerimiz sonuçsuz kalıyordu. Lohusalık depresyonuna “Hoş geldin” demiştim bile. Depresyonun ne olduğunu bilmiyor olduğumu yaşayıp deneyimleyerek öğrendim. Hem annelik sıfatına alışmaya çalışıyor hem de 27 yaşındaki Özge’ye veda ediyorken; mutfak camından yağmur yağan bulutlara bakıp ağlamaktan tükenmiş bir halde “Lütfen bir çıkış yolu olsun” dediğimi hatırlıyorum.
Oysa çıkış yolu basitti.
Ben bir mühendistim ve daha da iyisi analisttim. En iyi bildiğim konu her detayı öğrenmek ve araştırmaktı. Böylelikle emzirme dosyasına giriş yaptım. Araştırmalarım sonucu bir hanımefendinin videosuna rastladım. Bebeği meme reddi yapıyordu ve anlattıklarını dinledim. Tuna’nın da meme reddi yaptığını düşünmüştüm ve bu durum; beni reddetmişcesine yaralamıştı fakat yavrum daha bebekti ve tek amacı annesine sığınmaktı. Annesi olarak bu problemi çözmek benim sorumluluğumdaydı. Hanımefendi videosunda “Tomris’in emzirme notları” diye bir kaynaktan fazlaca yararlandığını belirtmişti. Hemen araştırmaya başladım ve Tomris Hanım ile notlara ulaştım. Tüm notları inceledim, ilk notları Tuna uykusundayken okudum -doğumdan önce okusam daha iyi olurmuş dedim- ve kaynak gösterdiği videoları izledim. Aşağıya linki bırakıyorum.
Fark ettim ki Tuna memeyi reddetmiyordu. Memeyi kavrayamıyordu… Videoları iyice izledim ve Tuna uyandığında bu işi başaracağız diye kendime söz verdim. İzlediğim farklı videolarda da rahatlatıcı emzirme şarkıları açmayı, su ve atıştırmalık hazırlamayı belirtmişti. Tüm hazırlığımı yaptım ve Tuna’yı kucağıma alıp emzirme koltuğuna yerleştim. Videodaki tüm yolları denedim ama yine de başaramadım. Pes etmeyecektim ve diğer memede denemeye karar verdim. Memeyi tut, dudağının üstüne deydir, ağzını açınca üst damağına tüm kahverengi alan girecek şekilde yerleştir… Tüm adımları başarılı şekilde gerçekleştirdim ve bir ses…
Yutkunma sesi… Sonrası Eray ile gözyaşlarımız ve Tuna’nın huzurla emmesini dinlemek… Ve tabii bu anı gözyaşlarımız akarken ölümsüzleştirdik.
Tuna’nın bluetooth’u açılmıştı ve artık annesine bağlanabilmişti.
Yeni maceralarımızı okumak istersen seni de aramızda görmekten mutluluk duyarız.